top of page

YAZAR NURAY ÖZKAN

14 Eyl
11 dakikada okunur

1. Kitap yazmaya nasıl başladınız?


Aslında ben bu kitabı yazmaya karar vermedim; biraz hayat beni oturttu. Hatta tam olarak

oturtmadı, yatırdı.

Yıllardır yazıyordum. Not defterlerim, yarım kalmış fikirlerim, “bir gün bunlardan bir şey çıkar”

dediğim sayfalarım vardı. Ama hiçbirini açıp kitaba dönüştürmedim. Sonra ciddi bir bel fıtığı

yaşadım ve doktor bana istirahat verdi. Benim gibi sürekli hareket eden, çalışan, planlayan, bir

sonraki işi düşünen biri için “hiçbir şey yapmadan yatmak” neredeyse hastalığın kendisinden

daha zor bir teşhisti.

Kitapta bir yerde, “Bedenim ‘Dur!’ dedi; ben ise ilk kez gerçekten durdum.” diyorum.

Fakat çok komik olan şu ki, ben durmayı bile beceremedim. Doktor “En az üç gün oturmak

yok,” dediğinde benim cevabım “Tamam, yazı yazarım,” oldu. Kitapta da bununla dalga

geçiyorum: “Yani teknik olarak oturmuyorum ama evreni kandırmaya çalıştığım kesin.” Laptop

dizlerimde, ben yatakta; beden istirahatte ama zihin hâlâ mesaiye devam ediyor.

Sanırım kitap tam da o çelişkiden doğdu. Dinlenmeyi öğrenmeye çalışırken dinlenemeyen bir

kadının zihnini yazmaya başladım.

Başlangıçta “kitap yazıyorum” diye düşünmedim. Aklımdan geçenleri yazıyordum. Sonra

yazdığım cümleye başka bir ses itiraz etmeye başladı. Onu da yazdım. Bir başkası o itiraza itiraz

etti, onu da içeri aldım. Böylece kitabın İç Ses'i ve Editör Notu kendiliğinden ortaya çıktı. Bir

noktada kendi zihnimi susturmaya çalışmak yerine hepsine mikrofon vermenin çok daha

eğlenceli olduğunu fark ettim. Kitapta buna, “Bir insan kendi zihnini canlı yayına alabilir mi?

Deniyorum.” diyorum.

Sonra mesele yalnızca bel fıtığı olmaktan çıktı. Yıllardır neden sürekli yaptığımı, yetiştiğimi,

kontrol ettiğimi; durduğumda neden suçluluk duyduğumu ve neden sanki ben durursam sistem

çökecekmiş gibi yaşadığımı görmeye başladım.

Ve sonunda kitabın adına dönüşecek şeyi gerçekten yaşadım:

“Sonra bir gün durdum.

Dünya dönmeye devam etti.

Açıkçası... bunu pek beklemiyordum.

(Biraz alınmış olabilirim.)”

Galiba Ben Dinlenince Dünya Çökmedi böyle başladı: Bedenim durdu, zihnim konuşmaya

devam etti. Ben de mikrofonu açtım.


2. Yazarken tıkandığınız noktalarda kendinizi nasıl motive

ediyorsunuz?


Galiba bu soruya biraz tersinden cevap vermem gerekiyor: Ben yazarken pek tıkanmıyorum.

Benim problemim genellikle ellerimin kafamdan geçenlere yetişememesi.

Ben Dinlenince Dünya Çökmedi bunun en uç örneğiydi. Doktor üç günlük yatak istirahati

verdiğinde laptopu yanıma aldım ve o üç günlük yatak istirahatinde kitabı bitirdim. Bir noktada

ellerimin ağrıdığını hatırlıyorum; zihnim hâlâ devam etmek istiyordu ama bedenim artık

yetişemiyordu.

Kitapta bunu çok gerçek haliyle yazmışım: “Bedenim yatakta ama zihnim hâlâ koşuyor.” Birkaç

satır sonra doktorun “En az üç gün oturmak yok” dediğini, benimse buna “Tamam, yazı

yazarım” diye cevap verdiğimi anlatıyorum. Sanırım benim yazma biçimimi bundan daha iyi

anlatan bir sahne yok.

Gecenin üçünde uyanıp yazdığım da oldu. Çünkü zihnim “yarın devam ederiz” konusunda pek

iyi değil. Bir düşünce geldiğinde arkasından başka bir düşünce, sonra başka bir bağlantı geliyor.

Yazarken kendimi motive etmeye değil, daha çok bu akışa yetişmeye çalışıyorum.

Aslında yıllarca hayatı da biraz böyle yaşadım. Beden yorulsa bile beyin hep galip geldi. Kitabın

ortaya çıkışında da bunun büyük payı var; fiziksel olarak durmak zorunda kaldığım halde

zihinsel olarak duramadım.

Şimdi değişmeye çalışan tarafım tam da burası. Düşüncelerimin hızı pek değişmedi. Hâlâ çok

hızlı düşünüyorum, hâlâ bir şey diğerini çağırıyor. Ama artık her düşüncenin peşinden hemen

koşmak zorunda olmadığımı öğrenmeye çalışıyorum.

Bazen kendime “Bir dakika” diyebilmek bile benim için yeni bir şey.

Öğrendim mi?

Tam olarak değil.

Ama fena gitmiyor.


3. Kitabınızı ilk elinize aldığınızda neler hissettiniz?


Çok garip ama bana kızımı doğurduğum zamanı hatırlattı.

Zeynep’e dokuz ay hamileyken sanki her şey kontrolümdeydi. Çocuk içeride, benimle birlikte;

insan nedense hep orada kalacakmış gibi hissediyor. Sonra doğuyor ve birdenbire o kontrol

duygusunun yerini panik alıyor. O kadar küçük geliyor ki... Elimden düşecek, dışarı çıkarırsam

neredeyse uçup gidecek sanıyordum. Günlerce evden çıkmak istemediğimi hatırlıyorum. İlk kez

arabaya bineceğimizde bebek koltuğunu nereye koyacağımı bile şaşırmıştım.

Kitabı ilk elime aldığımda buna çok benzeyen bir şey hissettim.

Aylar boyunca bilgisayarımın içindeydi. Cümlelerini değiştirebiliyordum, silebiliyordum,

yeniden yazabiliyordum. Benimleydi ve bir anlamda hâlâ benim kontrolümdeydi. Sonra basıldı.

Ve artık dışarıdaydı.

Üstelik kitabım basıldığında ben Meksika’daydım. İnsanlar benden önce kitabımı ellerine

almaya başladılar. Bana fotoğraflar geliyordu; benim hâlâ ekrandan baktığım şeyi başkaları

tutuyor, açıyor, okuyordu. Türkiye’ye dönüp kendi kitabımı ilk kez elime aldığımda sanırım en

güçlü his “gurur”dan önce koruma içgüdüsüydü. Çok tanıdık ama birdenbire benden ayrı bir şey

olmuştu.

Belki annelikle yazarlığın tuhaf biçimde benzediği yer burası. Bir şeyi uzun süre içinde

taşıyorsunuz. Size ait olduğunu sanıyorsunuz. Sonra dünyaya geliyor ve aslında görevinizin onu

sonsuza kadar tutmak değil, bırakmak olduğunu anlıyorsunuz.

Bu benzetmenin ayrıca benim için çok özel bir tarafı var. Kitabın kapak fotoğrafını ve tasarımını

Zeynep yaptı. Kitabı da ona ithaf ettim. İthafta ona, “Bana bırakmayı öğreten ama beni hiç

bırakmayan kıza. Benim en güzel öğretmenime.” diye sesleniyorum.

Şimdi kitabı hiç tanımadığım insanların ellerinde, altı çizilmiş, post-it’lerle dolmuş görünce o ilk

panik geçti.

Çocuk büyüdü galiba. Evden de çıktı.

Ve sanırım artık nereye gideceğini kontrol etmek istemiyorum.


4. Kitabınızın ana teması nedir?


Sanırım beni en çok zorlayan soru bu.

Birisi bana “Kitabınızın konusu ne?” dediğinde bile bazen birkaç saniye boşluğa baktığım

oluyor. Hatta kitap yanımdaysa işi kolaylaştırıp “Arka kapağı okuyun, orada benden daha iyi

anlatıyor,” dediğim bile oluyor.

Çünkü Ben Dinlenince Dünya Çökmedi bir ana fikir belirleyip onun etrafında yazdığım bir kitap

değil. Yazmaya başlamadan önce bir plan çıkarmadım. “Şu kadar bölüm olacak, bunların

başlıkları bunlar, burada şunu anlatacağım” demedim. Kitabın adı bile en başta yoktu. O da

yazarken, kitabın içinden çıktı.

Satırlar aktı, ben yazdım.

Bu yüzden bölümleri biraz birbirinden bağımsız ama aynı zihnin içinden geçen hikâyeler gibi.

Bazen Netflix’teki bir diziye benzetiyorum: Bölümler birbirinin devamı olmak zorunda değil

ama herhangi birini izlediğinizde o dünyanın nasıl bir yer olduğunu anlıyorsunuz.

O nedenle bugün bana “Ana teması nedir?” diye sorduğunuzda vereceğim cevapla, kitabı altı ay

sonra yeniden açtığımda vereceğim cevap bile aynı olmayabilir.

Bazen baktığımda durmak diyorum. Çünkü her şey benim fiziksel olarak durmak zorunda

kalmamla başladı. Sürekli yapan, yetişen, düşünen bir insanın durduğunda başına ne geldiğini

anlatıyor.

Sonra başka bir yerden bakıyorum ve “Hayır, aslında bunun altında korku var” diyorum. Kim ne

der korkusu. Durma korkusu. Yetişememe korkusu. Geride kalma korkusu. Kontrolü bırakırsam

ne olur korkusu... Kitapta korkunun bu kadar çok farklı kılığa girmesi herhalde tesadüf değil.

Başka bir gün açıyorum, bu kez bana teslimiyet kitabı gibi geliyor. Kontrol etmekle bırakmak

arasındaki o uzun mesafe...

Belki de bu yüzden kitabın ana temasını tek kelimeyle söylemekte zorlanıyorum. Çünkü ben onu

yazarken tek bir cevap aramıyordum.

Belki kitabın ana teması, kitabın tamamı.

Ve sanırım okuyan herkes de o bütünün içinden kendine başka bir tema seçiyor. Birisi

dinlenmeyi görüyor, birisi korkuyu, birisi kontrolü, birisi suçluluğu, bir başkası sadece zihninin

hiç susmamasını.

Ben yazarken hangisinin ana tema olduğuna karar vermedim.

Sadece zihnimin kapısını açtım. İçeride ne varsa yazdım.


5. Yazma sürecinizde kullandığınız teknikler nelerdir?


Buna “teknik” diye cevap vermek benim için biraz zor, çünkü kitabı yazarken bilinçli olarak

kullandığım bir yazarlık tekniği olduğunu söyleyemem. Hatta sanırım tam tersini yaptım: Zihnim

nasıl çalışıyorsa öyle yazdım.

Benim zihnim oldukça kalabalık ve çok hızlı yer değiştiriyor. Bedenim bir yerdeyken zihnim

bambaşka yerlerde olabiliyor. Sabah YouTube’da bir şey açıyorum, birkaç dakika sonra kendimi

İtalya’da bir kasabayı araştırırken buluyorum. Oradan başka bir şey çağrışıyor, bir bakmışım Met

Gala’dayım. Bazen zihinsel olarak MIT’de çay molası veriyorum. Ve bütün bunlar bana son

derece normal geliyor.

Kitabı yazarken ilk kez bu dağınıklığı düzeltmeye çalışmadım.

Bir düşünceden diğerine geçiyorsam geçtim. Bir cümlenin ortasında İç Ses araya girdiyse onu da

yazdım. Sonra o İç Ses’e başka bir tarafım itiraz etti; o da Editör Notu oldu. Bazen korku

konuştu, bazen vicdan, bazen beden... Bir süre sonra hepsinin kendi sesi ve karakteri oluşmaya

başladı.

Sanırım kitabın alt başlığı olan “Zihnimin İçinden Canlı Yayın” da tam olarak bunu anlatıyor.

Kitapta bir yerde kendime şu soruyu soruyorum: “Bir insan kendi zihnini canlı yayına alabilir

mi? Deniyorum.”

Belki benim kullandığım en belirgin teknik buysa, adı sansürlememek olabilir.

Çünkü normalde yazarken düşüncelerimizi düzenleriz. Tekrarları çıkarırız, konudan konuya

atlamamaya çalışırız, “Bunu böyle söylersem ne düşünürler?” diye düzeltiriz. Ben bu kitapta

mümkün olduğunca bunu yapmamaya çalıştım. Zihnin o ham hâlini, kendi kendisiyle

tartışmasını, korkmasını, saçmalamasını, ciddi bir şey düşünürken birden komik bir yere

sapmasını korudum.

Mizah da sonradan eklediğim bir teknik değildi. Ben zaten böyle düşünüyorum. Ciddi bir şey

anlatırken beynimin bir köşesinden mutlaka biri çıkıp ciddiyeti bozuyor. Kitapta da onu

susturmadım.

O yüzden tekniklerimi sıralamam gerekirse uzun bir edebiyat listesi çıkaramam.

Ben zihnimi düzenleyip kitaba çevirmedim.

Zihnimin çalışma biçimini kitabın biçimine çevirdim.

Galiba benim yazma tekniğim de bu.


6. Yazma sürecinizde karşılaştığınız zorluklar nelerdir ve

bunları nasıl aşarsınız?


Yazarken karşılaştığım ilk zorluk biraz fiziksel aslında: Beynim çok hızlı çalışıyor ve ellerim

bazen ona yetişemiyor.

Özellikle bu kitabı yazarken bunu çok yaşadım. Bir düşünceyi yazarken arkasından üç tane daha

geliyordu. Birini kaybetmemek için diğerini aklımda tutmaya çalışıyordum. Üç günlük yatak

istirahatinde kitabı bitirdiğim o süreçte bir noktada ellerimin gerçekten ağrıdığını hatırlıyorum.

Zihnim hâlâ devam edebilecek durumdaydı ama bedenim “Ben buraya kadar” diyordu.

Fakat benim için asıl zorluk yazmak değil, yazdığıma sonradan dokunmamak.

Çünkü ilk hâli çok hızlı geliyor. Düşünce geliyor, cümle geliyor, arkasından bir başkası geliyor.

O sırada sorun yok. Sorun, ertesi gün dönüp yazdığımı okumaya başladığımda çıkıyor.

Bir anda içimde küçük bir kurul toplanıyor.

“Bu fazla mı açık?”

“Bunu böyle söylemesen mi?”

“Burayı daha edebî yazabilirdin.”

“İnsanlar bunu nasıl anlayacak?”

“Bu komik mi gerçekten?”

“Bu fazla sen.”

Hatta kitapta bunu çok açık anlatıyorum: “Bir şeyi yazmaya çalışırken onu bozma refleksim

var.” Sonra farklı Nuray’ların yazdığım şeye tek tek müdahale etmeye başladığını ve bu hızla

gidersem ortaya kitap değil, “taslak mezarlığı” çıkacağını söylüyorum.

Sanırım benim asıl zorluğum burada başlıyor: Mükemmelleştirmeye çalışırken kendimi

metinden silmek.

Çünkü bir cümleyi yeterince uzun süre düzeltirseniz sonunda kusursuz olabilir ama artık size ait

olmayabilir.

Bu kitapta bunu aşmanın yolunu biraz tesadüfen buldum. Kendimi eleştiren sesleri susturmak

yerine onları da kitaba aldım. “Bu fazla” diyeni de yazdım, korkanı da, dalga geçeni de. Böylece

normalde yazmayı zorlaştıracak şeyler kitabın malzemesine dönüştü.

Bir başka zorluk da “Kim ne der?” meselesiydi. Çünkü insan kurmaca bir karakterin arkasına

saklanmadığında, kendi zihnini bu kadar açık yazmak biraz ürkütücü. Bir noktada şunu fark

ettim: Yazdığım her cümleyi herkesin onaylayacağı hâle getirmeye çalışırsam geriye benim

sesimden pek bir şey kalmayacak.


Kitabın girişinde bunu anlatırken bir cümleyi yazıp sildiğimi ve gerekçemin “Bu fazla ben.”

olduğunu söylüyorum. Sonra fark ettiğim şey şu oluyor: “Yıllardır ‘doğru şekle sokmaya’

çalıştığım her şeyin içinde aslında kendimi saklıyormuşum.”

Bugün hâlâ yazdığımı tekrar tekrar okuyorum, değiştiriyorum, siliyorum. O tarafım ortadan

kalkmadı.

Ama artık kendime başka bir soru sormaya çalışıyorum:

“Bu cümle kusursuz mu?” değil,

“Bu cümle hâlâ benim mi?”

İkincisinin cevabı evetse, bırakmaya çalışıyorum.

“Çalışıyorum” kısmının altını çizelim.

Çünkü o kurul hâlâ görevde.


7. Okuyucularınıza iletmek istediğiniz özel bir mesaj var mı?


Var. Hatta galiba kitap bittikten sonra geriye tek bir şey bırakabilseydim, şu olurdu:

Kendinize biraz daha az yüklenin.

Çünkü çoğumuz hayatı yalnızca yaşamıyoruz; bir de sürekli kendimizi yaşarken

değerlendiriyoruz. Doğru mu yaptım, yeterince iyi miyim, daha fazlasını yapmalı mıydım, neden

yoruldum, neden korktum, neden hâlâ bunu aşamadım, başkaları ne düşünür...

İnsan bazen kendi hayatının içinde yaşamaktan çok, kendi performans değerlendirmesinde

yaşıyor.

Ben de yıllarca böyle yaşadım. Güçlü olmak, yetişmek, çözmek, kontrol etmek... Dinlenirken

bile suçluluk duymak. Bir şey yapmıyorsam sanki bir şeyleri ihmal ediyormuşum gibi hissetmek.

Oysa bu kitabı yazarken fark ettiğim şeylerden biri şuydu: İnsan her hissettiğini çözmek, her

korkusunu yenmek, her eksik gördüğü tarafını tamir etmek zorunda değil.

Belki bazen sadece fark etmek yeterli.

Kitabın başında özellikle şu cümleyi yazdım:

“Bu kitap seni düzeltmeye çalışmıyor. Çünkü bozuk değilsin.”


Sanırım okuyucuya söylemek istediğim şey de tam olarak bu.

Ben size “Ben yaptım, siz de böyle yapın” demiyorum. Zaten kitabı yazarken bütün cevapları

bulmuş değildim; bugün de bulmuş değilim. Korkuyorum, bazen yine gereğinden fazla

düşünüyorum, kontrol etmeye çalışıyorum, zihnim hâlâ benden habersiz toplantılar düzenliyor.

Ama artık kendimi bunları yaptığım için eskisi kadar hırpalamamaya çalışıyorum.

Kitap çıktıktan sonra hiç tanımadığım insanların paylaşımlarını görmeye başladım. Altı çizilmiş

cümleler, renkli post-it’lerle dolmuş sayfalar... Bazen benim yazarken üzerinde birkaç saniye

durduğum bir cümlenin, başka birinin hayatında çok daha büyük bir yere dokunduğunu

görüyorum.

O zaman şunu düşünüyorum:

Bir kişi bile okurken kendinden bir parça bulsa, bir cümlenin üzerinde biraz dursa, kendine başka

bir yerden baksa... ne mutlu bana.

Gerisi gerçekten teferruat.

Ve kitabı kapattığınızda dünyanızın değişmesini istemiyorum.

Belki sadece kendinize baktığınız yer bir santim değişsin.

Bazen bir hayat için bir santim yeter.


8. Kendinizden bahseder misiniz?


Ben sanırım en çok merak eden biriyim. Bir de pek yerimde duramıyorum.

Ama bunun yalnızca seyahat etmekle ilgisi yok. Ben aynı yerdeyken de yerimde duramıyorum

zaten. Bir şey öğrenmem, değiştirmem, denemem, üretmem gerekiyor. Bir evde bir hafta

geçiriyorsam sekizinci gün koltuğun yeri değişmiş olabilir. Bir mobilyayı kendi amacı dışında

kullanmanın bir yolunu bulmuş olabilirim. Birinin saçına bakıp başka bir saç düşünürüm, bir

kıyafete bakıp başka türlü nasıl giyilebileceğini, boş bir odaya bakıp nasıl bir hayat

kurulabileceğini...

Galiba “başka türlü nasıl olur?” sorusunu çok seviyorum.

Seyahat de bunun bir parçası. Elli küsur ülke, yüzlerce şehir gördüm ve hâlâ uçak bileti almak

beni heyecanlandırıyor. Geçen ay bir aylığına Meksika’ya gittim. Bu ay Madrid’de Shakira

konserine bilet aldım. Bavulu daha yeni boşaltmışken yenisini hazırlamak bana hiç tuhaf


gelmiyor. Hatta bana “Hayatının geri kalanında tek bir yerde yaşamak zorundasın, nereyi

seçersin?” deseler, bir havalimanının dış hatlar terminali deme ihtimalim oldukça yüksek.

Ama işin komik tarafı, aynı ben bir ay boyunca bir odadan çıkmadan da yaşayabilirim.

İnternetim, bilgisayarım ve müziğim olsun yeter. Yazabilirim. Araştırabilirim. Bir şey

öğrenebilirim. Şarkı söyleyebilirim. Gecenin ikisinde kalkıp beş şarkı kaydedip sabah hiçbir şey

olmamış gibi kahvemi içebilirim.

Çok erken kalkmayı seviyorum. Güneş doğmadan önceki saatleri seviyorum. Çok erken yatmayı

da. Denizi görmeden uzun süre yaşayabileceğimi düşünmüyorum. Doğayı, hareket etmeyi, dans

etmeyi seviyorum. Yemek yapmak zihnimi boşaltıyor. Temizlik yapmak da öyle. Örgü

örüyorum, dikiş dikiyorum. Teknolojiyle oynamayı seviyorum. Yeni bir şey çıktığında “Bu

yaştan sonra ne işim var?” demek yerine genellikle “Bu nasıl çalışıyor?” diye bakıyorum.

Biraz da dünyadan kendi seçtiğim ölçüde haberdarım. Evimde televizyon yok. Haber

izlemiyorum. Negatif bilgiyle zihnimi sürekli doldurmak istemiyorum. Bir zamanlar Zeynep beni

arayıp, “Anne, hani bir yerlere gidiyorsun, insanlar sohbet açar; Rusya Ukrayna’ya savaş açtı,

haberin olsun,” demişti. Hâlâ düşündükçe gülüyorum. Savaşa değil tabii; kızımın annesine

gündem brifingi vermek zorunda kalmasına.

Çünkü benim kafamın içinde zaten yeterince yayın var.

Belki de bu yüzden Zihnimin İçinden Canlı Yayın diye bir kitap çıktı.

Çok düşünüyorum, çok hızlı düşünüyorum. Çok gülüyorum. Kendimle dalga geçmeyi

seviyorum. İnsanları gözlemlemeyi, dinlemeyi, bir insanın neden öyle davrandığını anlamaya

çalışmayı seviyorum. Seyahat etmenin bana verdiği en güzel şeylerden biri de insanların ve

hayatların ne kadar farklı olabileceğini görmek oldu. “Böyle yapılır” denilen şeylere karşı biraz

şüpheliyim. Çünkü dünyanın başka bir yerinde gayet güzel başka türlü yapıldığını mutlaka

görmüşümdür.

Bir de değişmeyi seviyorum. Fikrimi, evimi, saçımı, rotamı... Gerektiğinde hayatımı.

Ama bütün bu hareketin, merakın, seyahatin ve değişme isteğinin altında hayatımda çok daha

sessiz ve aslında hepsinden daha derinde duran bir yer var: tasavvuf.

Uzun yıllar içimde tarif edemediğim bir boşlukla yaşadım. Eğitim, iş hayatı, başarılar, aşklar,

evlilik... Hatta annelik. Hiçbiri o boşluğu doldurmadı. Bunu söylerken anneliği küçülttüğüm

düşünülmesin; tam tersine, kızım hayatımda bildiğim en büyük sevgilerden biri. Ama sonradan

anladım ki içimdeki o boşluk zaten bir insanın, bir başarının ya da dünyevi herhangi bir şeyin

doldurabileceği bir yer değilmiş.

Bunu Kâbe’yi ilk gördüğüm an anladım.


İlk kez gidenlerin gözlerini kapatıp, daha önce gitmiş birinin kolunda Kâbe’nin karşısına kadar

yürütüldüğü bir âdet vardı. Ben de gözlerim kapalı yürüdüm. Tam karşısına geldiğimizde “Aç”

dediler.

Gözlerimi açtım.

Birkaç saniye donup kaldığımı, sonra kendimi yerde bulduğumu hatırlıyorum. Önümdeki beyaz

mermerler gözyaşlarımla ıslanmıştı. Ne kadar süre orada kaldığımı bugün bile bilmiyorum.

Bir de gitmeden önce söylemişlerdi: “Kâbe’yi ilk gördüğünde hemen bir dilek tut.” Ben de

giderken kafamda elbette bir sürü dilek hazırlamıştım.

Gözlerimi açtığımda hiçbirini hatırlamadım.

Çünkü isteyecek bir şey kalmamıştı.

Yıllardır içimde taşıdığım, ne olduğunu bile bilmediğim o özlemin ne olduğunu sanki o anda

anladım. Hiç görmediğim, hiç tanımadığım halde özlediğim kişi Peygamber Efendimiz Hz.

Muhammed’di. İçimde yıllardır açık duran o yer ilk kez dolmuştu.

Kırk yaşımda hacca gittim. Sonrasında defalarca umre yaptım. Bir yılbaşını hiç unutmuyorum.

31 Aralık gecesi tam saat on ikide Kâbe’ye bütün bedenimle yaslanmıştım. Dünyanın başka

yerlerinde yeni bir yıl başlarken ben orada, ellerim ve bütün bedenim Kâbe’nin üzerindeyken

hayatımda hissettiğim en büyük mutluluklardan birini yaşıyordum.

Tasavvufla yolum 2007 yılında çok sevgili hocam Cemalnur Sargut’la kesişti. “Yolum kesişti”

diyorum ama insan bir süre sonra bazı karşılaşmaların aslında çok daha önce yazılmış olduğunu

düşünüyor.

O günden sonra tasavvuf benim için okuyup kapattığım kitaplardan ya da hayatımın bir

köşesinde duran manevi bir alandan ibaret olmadı. Anneliği de, çalışmayı da, sevmeyi de,

ayrılmayı da, seyahat etmeyi de, sokakta yürümeyi de İslam tasavvufunun terbiyesi içinde

yaşamaya çalışıyorum.

Hatta “çalışıyorum” kelimesi bile tam karşılamıyor. Bir süre sonra ayrı bir şey olmaktan çıkıyor.

Nefes almak gibi hayatın içine karışıyor.

Hocamdan öğrendiğim en kıymetli şeylerden biri belki de bir şey olmaya çalışırken “hiç”

olabilmek.

Tasavvufta duyduğum ve yıllardır aklımdan çıkmayan bir kıssa vardır. Ayrıntılarını her seferinde

aynı hatırlamayabilirim ama bende kalan özü şu: Bir adam çok sevdiği dostunu kaybettiği için

perişan halde ağlar. “Neden bu kadar ağlıyorsun?” diye sorulduğunda, “En sevdiğim dostumu

kaybettim. Ben ağlamayayım da kim ağlasın?” der.

Aldığı cevap şudur:


“Neden ölmeyecek bir dost edinmedin?”

Benim için orada cümle biter.

Belki bütün o seyahatlerin, merakın, değişikliklerin ve hızın ortasında benim değişmeyen

merkezim de burası.

Dışarıdan bakıldığında çok hareketli bir hayatım var. Ama içeride dönmeye çalıştığım yer hep

aynı.

Değişmeyen başka şeylerim de var tabii. Kızım. Deniz. Müzik. Merak. Sabah kahvesi. Ve

yıllardır bütün sağlık bilgime, doktor bir babanın ve doktor bir ağabeyin arasında büyümüş

olmama rağmen hâlâ günde doğru dürüst iki bardaktan fazla su içememem.

Bazı konularda dönüşüm zaman alıyor.

Dünyevi tarafını da merak edenler için; Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi

İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunuyum. Daha sonra Main Üniversitesi ile Marmara

Üniversitesi’nin ortak İngilizce İşletme İhtisas Programını tamamladım. Üsküdar Üniversitesi

Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü’nde Tasavvuf Kültürü ve Edebiyatı alanında yüksek lisans

yaptım. Bitirme projemi Sâmiha Ayverdi’nin Hancı romanındaki “Hasret” teması üzerine

hazırladım.

Hayatım boyunca satıştan gayrimenkule, girişimcilikten güzellik ve organizasyona kadar

birbirinden çok farklı alanlarda çalıştım. Gençliğimde Tokyo’da modellik yaptım, kendi rock

grubumun solistiydim. Elli küsur ülke, yüzlerce şehir gördüm.

Şimdi yazıyorum. İkinci romanım Işığın Düşü - Yasmin’i tamamladım. Polisiye, psikolojik

kurgu ve aşkın iç içe geçtiği, ilk kitabımdan bambaşka bir dünya. Bir yandan farklı dillerde şarkı

sözleri yazıyor, hikâye anlatıcılığını müzikle buluşturan projeler üzerinde çalışıyorum.

Ama bütün bunları yan yana yazınca bile bana hâlâ biraz CV gibi geliyor.

Ben galiba en çok hayatın daha görmediğim tarafını merak ediyorum.

Ve umarım bu hiç geçmez.

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
YAZAR KÜBRA YAREN ÜNALDI

1)Kitap yazmaya nasıl başladınız? Kitap yazmaya aslında çok küçük yaşlardan itibaren tuttuğum günlüklerimin sayesinde başladım. Daha sonrasında Lise edebiyat hocamızın yazılarımı ilerletmem ve bir kit

 
 
 
YAZAR DOĞA TÜRKMEN

1. Kitap yazmaya nasıl başladınız? Yazma yolculuğum 19-20 yaşlarımda başladı diyebilirim. 2013 yılında Facebook'ta kısa kısa yazılar paylaştığım, kendimi "çırak şair/yazar" olarak adlandırdığım küçük

 
 
 
YAZAR SEVİL GÖKGÖZ

1.Bize kendinizden bahseder misiniz? Adım Sevil Gökgöz. Uzun yolda öğrendiklerimle, tecrübelerimle, deneyimlerimle çıktığım yazarlık...

 
 
 

Yorumlar


bottom of page