YAZAR NURAY ÖZKAN
1. Kitap yazmaya nasıl başladınız?
Aslında ben bu kitabı yazmaya karar vermedim; biraz hayat beni oturttu. Hatta tam olarak
oturtmadı, yatırdı.
Yıllardır yazıyordum. Not defterlerim, yarım kalmış fikirlerim, “bir gün bunlardan bir şey çıkar”
dediğim sayfalarım vardı. Ama hiçbirini açıp kitaba dönüştürmedim. Sonra ciddi bir bel fıtığı
yaşadım ve doktor bana istirahat verdi. Benim gibi sürekli hareket eden, çalışan, planlayan, bir
sonraki işi düşünen biri için “hiçbir şey yapmadan yatmak” neredeyse hastalığın kendisinden
daha zor bir teşhisti.
Kitapta bir yerde, “Bedenim ‘Dur!’ dedi; ben ise ilk kez gerçekten durdum.” diyorum.
Fakat çok komik olan şu ki, ben durmayı bile beceremedim. Doktor “En az üç gün oturmak
yok,” dediğinde benim cevabım “Tamam, yazı yazarım,” oldu. Kitapta da bununla dalga
geçiyorum: “Yani teknik olarak oturmuyorum ama evreni kandırmaya çalıştığım kesin.” Laptop
dizlerimde, ben yatakta; beden istirahatte ama zihin hâlâ mesaiye devam ediyor.
Sanırım kitap tam da o çelişkiden doğdu. Dinlenmeyi öğrenmeye çalışırken dinlenemeyen bir
kadının zihnini yazmaya başladım.
Başlangıçta “kitap yazıyorum” diye düşünmedim. Aklımdan geçenleri yazıyordum. Sonra
yazdığım cümleye başka bir ses itiraz etmeye başladı. Onu da yazdım. Bir başkası o itiraza itiraz
etti, onu da içeri aldım. Böylece kitabın İç Ses'i ve Editör Notu kendiliğinden ortaya çıktı. Bir
noktada kendi zihnimi susturmaya çalışmak yerine hepsine mikrofon vermenin çok daha
eğlenceli olduğunu fark ettim. Kitapta buna, “Bir insan kendi zihnini canlı yayına alabilir mi?
Deniyorum.” diyorum.
Sonra mesele yalnızca bel fıtığı olmaktan çıktı. Yıllardır neden sürekli yaptığımı, yetiştiğimi,
kontrol ettiğimi; durduğumda neden suçluluk duyduğumu ve neden sanki ben durursam sistem
çökecekmiş gibi yaşadığımı görmeye başladım.
Ve sonunda kitabın adına dönüşecek şeyi gerçekten yaşadım:
“Sonra bir gün durdum.
Dünya dönmeye devam etti.
Açıkçası... bunu pek beklemiyordum.
(Biraz alınmış olabilirim.)”
Galiba Ben Dinlenince Dünya Çökmedi böyle başladı: Bedenim durdu, zihnim konuşmaya
devam etti. Ben de mikrofonu açtım.
2. Yazarken tıkandığınız noktalarda kendinizi nasıl motive
ediyorsunuz?
Galiba bu soruya biraz tersinden cevap vermem gerekiyor: Ben yazarken pek tıkanmıyorum.
Benim problemim genellikle ellerimin kafamdan geçenlere yetişememesi.
Ben Dinlenince Dünya Çökmedi bunun en uç örneğiydi. Doktor üç günlük yatak istirahati
verdiğinde laptopu yanıma aldım ve o üç günlük yatak istirahatinde kitabı bitirdim. Bir noktada
ellerimin ağrıdığını hatırlıyorum; zihnim hâlâ devam etmek istiyordu ama bedenim artık
yetişemiyordu.
Kitapta bunu çok gerçek haliyle yazmışım: “Bedenim yatakta ama zihnim hâlâ koşuyor.” Birkaç
satır sonra doktorun “En az üç gün oturmak yok” dediğini, benimse buna “Tamam, yazı
yazarım” diye cevap verdiğimi anlatıyorum. Sanırım benim yazma biçimimi bundan daha iyi
anlatan bir sahne yok.
Gecenin üçünde uyanıp yazdığım da oldu. Çünkü zihnim “yarın devam ederiz” konusunda pek
iyi değil. Bir düşünce geldiğinde arkasından başka bir düşünce, sonra başka bir bağlantı geliyor.
Yazarken kendimi motive etmeye değil, daha çok bu akışa yetişmeye çalışıyorum.
Aslında yıllarca hayatı da biraz böyle yaşadım. Beden yorulsa bile beyin hep galip geldi. Kitabın
ortaya çıkışında da bunun büyük payı var; fiziksel olarak durmak zorunda kaldığım halde
zihinsel olarak duramadım.
Şimdi değişmeye çalışan tarafım tam da burası. Düşüncelerimin hızı pek değişmedi. Hâlâ çok
hızlı düşünüyorum, hâlâ bir şey diğerini çağırıyor. Ama artık her düşüncenin peşinden hemen
koşmak zorunda olmadığımı öğrenmeye çalışıyorum.
Bazen kendime “Bir dakika” diyebilmek bile benim için yeni bir şey.
Öğrendim mi?
Tam olarak değil.
Ama fena gitmiyor.
3. Kitabınızı ilk elinize aldığınızda neler hissettiniz?
Çok garip ama bana kızımı doğurduğum zamanı hatırlattı.
Zeynep’e dokuz ay hamileyken sanki her şey kontrolümdeydi. Çocuk içeride, benimle birlikte;
insan nedense hep orada kalacakmış gibi hissediyor. Sonra doğuyor ve birdenbire o kontrol
duygusunun yerini panik alıyor. O kadar küçük geliyor ki... Elimden düşecek, dışarı çıkarırsam
neredeyse uçup gidecek sanıyordum. Günlerce evden çıkmak istemediğimi hatırlıyorum. İlk kez
arabaya bineceğimizde bebek koltuğunu nereye koyacağımı bile şaşırmıştım.
Kitabı ilk elime aldığımda buna çok benzeyen bir şey hissettim.
Aylar boyunca bilgisayarımın içindeydi. Cümlelerini değiştirebiliyordum, silebiliyordum,
yeniden yazabiliyordum. Benimleydi ve bir anlamda hâlâ benim kontrolümdeydi. Sonra basıldı.
Ve artık dışarıdaydı.
Üstelik kitabım basıldığında ben Meksika’daydım. İnsanlar benden önce kitabımı ellerine
almaya başladılar. Bana fotoğraflar geliyordu; benim hâlâ ekrandan baktığım şeyi başkaları
tutuyor, açıyor, okuyordu. Türkiye’ye dönüp kendi kitabımı ilk kez elime aldığımda sanırım en
güçlü his “gurur”dan önce koruma içgüdüsüydü. Çok tanıdık ama birdenbire benden ayrı bir şey
olmuştu.
Belki annelikle yazarlığın tuhaf biçimde benzediği yer burası. Bir şeyi uzun süre içinde
taşıyorsunuz. Size ait olduğunu sanıyorsunuz. Sonra dünyaya geliyor ve aslında görevinizin onu
sonsuza kadar tutmak değil, bırakmak olduğunu anlıyorsunuz.
Bu benzetmenin ayrıca benim için çok özel bir tarafı var. Kitabın kapak fotoğrafını ve tasarımını
Zeynep yaptı. Kitabı da ona ithaf ettim. İthafta ona, “Bana bırakmayı öğreten ama beni hiç
bırakmayan kıza. Benim en güzel öğretmenime.” diye sesleniyorum.
Şimdi kitabı hiç tanımadığım insanların ellerinde, altı çizilmiş, post-it’lerle dolmuş görünce o ilk
panik geçti.
Çocuk büyüdü galiba. Evden de çıktı.
Ve sanırım artık nereye gideceğini kontrol etmek istemiyorum.
4. Kitabınızın ana teması nedir?
Sanırım beni en çok zorlayan soru bu.
Birisi bana “Kitabınızın konusu ne?” dediğinde bile bazen birkaç saniye boşluğa baktığım
oluyor. Hatta kitap yanımdaysa işi kolaylaştırıp “Arka kapağı okuyun, orada benden daha iyi
anlatıyor,” dediğim bile oluyor.
Çünkü Ben Dinlenince Dünya Çökmedi bir ana fikir belirleyip onun etrafında yazdığım bir kitap
değil. Yazmaya başlamadan önce bir plan çıkarmadım. “Şu kadar bölüm olacak, bunların
başlıkları bunlar, burada şunu anlatacağım” demedim. Kitabın adı bile en başta yoktu. O da
yazarken, kitabın içinden çıktı.
Satırlar aktı, ben yazdım.
Bu yüzden bölümleri biraz birbirinden bağımsız ama aynı zihnin içinden geçen hikâyeler gibi.
Bazen Netflix’teki bir diziye benzetiyorum: Bölümler birbirinin devamı olmak zorunda değil
ama herhangi birini izlediğinizde o dünyanın nasıl bir yer olduğunu anlıyorsunuz.
O nedenle bugün bana “Ana teması nedir?” diye sorduğunuzda vereceğim cevapla, kitabı altı ay
sonra yeniden açtığımda vereceğim cevap bile aynı olmayabilir.
Bazen baktığımda durmak diyorum. Çünkü her şey benim fiziksel olarak durmak zorunda
kalmamla başladı. Sürekli yapan, yetişen, düşünen bir insanın durduğunda başına ne geldiğini
anlatıyor.
Sonra başka bir yerden bakıyorum ve “Hayır, aslında bunun altında korku var” diyorum. Kim ne
der korkusu. Durma korkusu. Yetişememe korkusu. Geride kalma korkusu. Kontrolü bırakırsam
ne olur korkusu... Kitapta korkunun bu kadar çok farklı kılığa girmesi herhalde tesadüf değil.
Başka bir gün açıyorum, bu kez bana teslimiyet kitabı gibi geliyor. Kontrol etmekle bırakmak
arasındaki o uzun mesafe...
Belki de bu yüzden kitabın ana temasını tek kelimeyle söylemekte zorlanıyorum. Çünkü ben onu
yazarken tek bir cevap aramıyordum.
Belki kitabın ana teması, kitabın tamamı.
Ve sanırım okuyan herkes de o bütünün içinden kendine başka bir tema seçiyor. Birisi
dinlenmeyi görüyor, birisi korkuyu, birisi kontrolü, birisi suçluluğu, bir başkası sadece zihninin
hiç susmamasını.
Ben yazarken hangisinin ana tema olduğuna karar vermedim.
Sadece zihnimin kapısını açtım. İçeride ne varsa yazdım.
5. Yazma sürecinizde kullandığınız teknikler nelerdir?
Buna “teknik” diye cevap vermek benim için biraz zor, çünkü kitabı yazarken bilinçli olarak
kullandığım bir yazarlık tekniği olduğunu söyleyemem. Hatta sanırım tam tersini yaptım: Zihnim
nasıl çalışıyorsa öyle yazdım.
Benim zihnim oldukça kalabalık ve çok hızlı yer değiştiriyor. Bedenim bir yerdeyken zihnim
bambaşka yerlerde olabiliyor. Sabah YouTube’da bir şey açıyorum, birkaç dakika sonra kendimi
İtalya’da bir kasabayı araştırırken buluyorum. Oradan başka bir şey çağrışıyor, bir bakmışım Met
Gala’dayım. Bazen zihinsel olarak MIT’de çay molası veriyorum. Ve bütün bunlar bana son
derece normal geliyor.
Kitabı yazarken ilk kez bu dağınıklığı düzeltmeye çalışmadım.
Bir düşünceden diğerine geçiyorsam geçtim. Bir cümlenin ortasında İç Ses araya girdiyse onu da
yazdım. Sonra o İç Ses’e başka bir tarafım itiraz etti; o da Editör Notu oldu. Bazen korku
konuştu, bazen vicdan, bazen beden... Bir süre sonra hepsinin kendi sesi ve karakteri oluşmaya
başladı.
Sanırım kitabın alt başlığı olan “Zihnimin İçinden Canlı Yayın” da tam olarak bunu anlatıyor.
Kitapta bir yerde kendime şu soruyu soruyorum: “Bir insan kendi zihnini canlı yayına alabilir
mi? Deniyorum.”
Belki benim kullandığım en belirgin teknik buysa, adı sansürlememek olabilir.
Çünkü normalde yazarken düşüncelerimizi düzenleriz. Tekrarları çıkarırız, konudan konuya
atlamamaya çalışırız, “Bunu böyle söylersem ne düşünürler?” diye düzeltiriz. Ben bu kitapta
mümkün olduğunca bunu yapmamaya çalıştım. Zihnin o ham hâlini, kendi kendisiyle
tartışmasını, korkmasını, saçmalamasını, ciddi bir şey düşünürken birden komik bir yere
sapmasını korudum.
Mizah da sonradan eklediğim bir teknik değildi. Ben zaten böyle düşünüyorum. Ciddi bir şey
anlatırken beynimin bir köşesinden mutlaka biri çıkıp ciddiyeti bozuyor. Kitapta da onu
susturmadım.
O yüzden tekniklerimi sıralamam gerekirse uzun bir edebiyat listesi çıkaramam.
Ben zihnimi düzenleyip kitaba çevirmedim.
Zihnimin çalışma biçimini kitabın biçimine çevirdim.
Galiba benim yazma tekniğim de bu.
6. Yazma sürecinizde karşılaştığınız zorluklar nelerdir ve
bunları nasıl aşarsınız?
Yazarken karşılaştığım ilk zorluk biraz fiziksel aslında: Beynim çok hızlı çalışıyor ve ellerim
bazen ona yetişemiyor.
Özellikle bu kitabı yazarken bunu çok yaşadım. Bir düşünceyi yazarken arkasından üç tane daha
geliyordu. Birini kaybetmemek için diğerini aklımda tutmaya çalışıyordum. Üç günlük yatak
istirahatinde kitabı bitirdiğim o süreçte bir noktada ellerimin gerçekten ağrıdığını hatırlıyorum.
Zihnim hâlâ devam edebilecek durumdaydı ama bedenim “Ben buraya kadar” diyordu.
Fakat benim için asıl zorluk yazmak değil, yazdığıma sonradan dokunmamak.
Çünkü ilk hâli çok hızlı geliyor. Düşünce geliyor, cümle geliyor, arkasından bir başkası geliyor.
O sırada sorun yok. Sorun, ertesi gün dönüp yazdığımı okumaya başladığımda çıkıyor.
Bir anda içimde küçük bir kurul toplanıyor.
“Bu fazla mı açık?”
“Bunu böyle söylemesen mi?”
“Burayı daha edebî yazabilirdin.”
“İnsanlar bunu nasıl anlayacak?”
“Bu komik mi gerçekten?”
“Bu fazla sen.”
Hatta kitapta bunu çok açık anlatıyorum: “Bir şeyi yazmaya çalışırken onu bozma refleksim
var.” Sonra farklı Nuray’ların yazdığım şeye tek tek müdahale etmeye başladığını ve bu hızla
gidersem ortaya kitap değil, “taslak mezarlığı” çıkacağını söylüyorum.
Sanırım benim asıl zorluğum burada başlıyor: Mükemmelleştirmeye çalışırken kendimi
metinden silmek.
Çünkü bir cümleyi yeterince uzun süre düzeltirseniz sonunda kusursuz olabilir ama artık size ait
olmayabilir.
Bu kitapta bunu aşmanın yolunu biraz tesadüfen buldum. Kendimi eleştiren sesleri susturmak
yerine onları da kitaba aldım. “Bu fazla” diyeni de yazdım, korkanı da, dalga geçeni de. Böylece
normalde yazmayı zorlaştıracak şeyler kitabın malzemesine dönüştü.
Bir başka zorluk da “Kim ne der?” meselesiydi. Çünkü insan kurmaca bir karakterin arkasına
saklanmadığında, kendi zihnini bu kadar açık yazmak biraz ürkütücü. Bir noktada şunu fark
ettim: Yazdığım her cümleyi herkesin onaylayacağı hâle getirmeye çalışırsam geriye benim
sesimden pek bir şey kalmayacak.
Kitabın girişinde bunu anlatırken bir cümleyi yazıp sildiğimi ve gerekçemin “Bu fazla ben.”
olduğunu söylüyorum. Sonra fark ettiğim şey şu oluyor: “Yıllardır ‘doğru şekle sokmaya’
çalıştığım her şeyin içinde aslında kendimi saklıyormuşum.”
Bugün hâlâ yazdığımı tekrar tekrar okuyorum, değiştiriyorum, siliyorum. O tarafım ortadan
kalkmadı.
Ama artık kendime başka bir soru sormaya çalışıyorum:
“Bu cümle kusursuz mu?” değil,
“Bu cümle hâlâ benim mi?”
İkincisinin cevabı evetse, bırakmaya çalışıyorum.
“Çalışıyorum” kısmının altını çizelim.
Çünkü o kurul hâlâ görevde.
7. Okuyucularınıza iletmek istediğiniz özel bir mesaj var mı?
Var. Hatta galiba kitap bittikten sonra geriye tek bir şey bırakabilseydim, şu olurdu:
Kendinize biraz daha az yüklenin.
Çünkü çoğumuz hayatı yalnızca yaşamıyoruz; bir de sürekli kendimizi yaşarken
değerlendiriyoruz. Doğru mu yaptım, yeterince iyi miyim, daha fazlasını yapmalı mıydım, neden
yoruldum, neden korktum, neden hâlâ bunu aşamadım, başkaları ne düşünür...
İnsan bazen kendi hayatının içinde yaşamaktan çok, kendi performans değerlendirmesinde
yaşıyor.
Ben de yıllarca böyle yaşadım. Güçlü olmak, yetişmek, çözmek, kontrol etmek... Dinlenirken
bile suçluluk duymak. Bir şey yapmıyorsam sanki bir şeyleri ihmal ediyormuşum gibi hissetmek.
Oysa bu kitabı yazarken fark ettiğim şeylerden biri şuydu: İnsan her hissettiğini çözmek, her
korkusunu yenmek, her eksik gördüğü tarafını tamir etmek zorunda değil.
Belki bazen sadece fark etmek yeterli.
Kitabın başında özellikle şu cümleyi yazdım:
“Bu kitap seni düzeltmeye çalışmıyor. Çünkü bozuk değilsin.”
Sanırım okuyucuya söylemek istediğim şey de tam olarak bu.
Ben size “Ben yaptım, siz de böyle yapın” demiyorum. Zaten kitabı yazarken bütün cevapları
bulmuş değildim; bugün de bulmuş değilim. Korkuyorum, bazen yine gereğinden fazla
düşünüyorum, kontrol etmeye çalışıyorum, zihnim hâlâ benden habersiz toplantılar düzenliyor.
Ama artık kendimi bunları yaptığım için eskisi kadar hırpalamamaya çalışıyorum.
Kitap çıktıktan sonra hiç tanımadığım insanların paylaşımlarını görmeye başladım. Altı çizilmiş
cümleler, renkli post-it’lerle dolmuş sayfalar... Bazen benim yazarken üzerinde birkaç saniye
durduğum bir cümlenin, başka birinin hayatında çok daha büyük bir yere dokunduğunu
görüyorum.
O zaman şunu düşünüyorum:
Bir kişi bile okurken kendinden bir parça bulsa, bir cümlenin üzerinde biraz dursa, kendine başka
bir yerden baksa... ne mutlu bana.
Gerisi gerçekten teferruat.
Ve kitabı kapattığınızda dünyanızın değişmesini istemiyorum.
Belki sadece kendinize baktığınız yer bir santim değişsin.
Bazen bir hayat için bir santim yeter.
8. Kendinizden bahseder misiniz?
Ben sanırım en çok merak eden biriyim. Bir de pek yerimde duramıyorum.
Ama bunun yalnızca seyahat etmekle ilgisi yok. Ben aynı yerdeyken de yerimde duramıyorum
zaten. Bir şey öğrenmem, değiştirmem, denemem, üretmem gerekiyor. Bir evde bir hafta
geçiriyorsam sekizinci gün koltuğun yeri değişmiş olabilir. Bir mobilyayı kendi amacı dışında
kullanmanın bir yolunu bulmuş olabilirim. Birinin saçına bakıp başka bir saç düşünürüm, bir
kıyafete bakıp başka türlü nasıl giyilebileceğini, boş bir odaya bakıp nasıl bir hayat
kurulabileceğini...
Galiba “başka türlü nasıl olur?” sorusunu çok seviyorum.
Seyahat de bunun bir parçası. Elli küsur ülke, yüzlerce şehir gördüm ve hâlâ uçak bileti almak
beni heyecanlandırıyor. Geçen ay bir aylığına Meksika’ya gittim. Bu ay Madrid’de Shakira
konserine bilet aldım. Bavulu daha yeni boşaltmışken yenisini hazırlamak bana hiç tuhaf
gelmiyor. Hatta bana “Hayatının geri kalanında tek bir yerde yaşamak zorundasın, nereyi
seçersin?” deseler, bir havalimanının dış hatlar terminali deme ihtimalim oldukça yüksek.
Ama işin komik tarafı, aynı ben bir ay boyunca bir odadan çıkmadan da yaşayabilirim.
İnternetim, bilgisayarım ve müziğim olsun yeter. Yazabilirim. Araştırabilirim. Bir şey
öğrenebilirim. Şarkı söyleyebilirim. Gecenin ikisinde kalkıp beş şarkı kaydedip sabah hiçbir şey
olmamış gibi kahvemi içebilirim.
Çok erken kalkmayı seviyorum. Güneş doğmadan önceki saatleri seviyorum. Çok erken yatmayı
da. Denizi görmeden uzun süre yaşayabileceğimi düşünmüyorum. Doğayı, hareket etmeyi, dans
etmeyi seviyorum. Yemek yapmak zihnimi boşaltıyor. Temizlik yapmak da öyle. Örgü
örüyorum, dikiş dikiyorum. Teknolojiyle oynamayı seviyorum. Yeni bir şey çıktığında “Bu
yaştan sonra ne işim var?” demek yerine genellikle “Bu nasıl çalışıyor?” diye bakıyorum.
Biraz da dünyadan kendi seçtiğim ölçüde haberdarım. Evimde televizyon yok. Haber
izlemiyorum. Negatif bilgiyle zihnimi sürekli doldurmak istemiyorum. Bir zamanlar Zeynep beni
arayıp, “Anne, hani bir yerlere gidiyorsun, insanlar sohbet açar; Rusya Ukrayna’ya savaş açtı,
haberin olsun,” demişti. Hâlâ düşündükçe gülüyorum. Savaşa değil tabii; kızımın annesine
gündem brifingi vermek zorunda kalmasına.
Çünkü benim kafamın içinde zaten yeterince yayın var.
Belki de bu yüzden Zihnimin İçinden Canlı Yayın diye bir kitap çıktı.
Çok düşünüyorum, çok hızlı düşünüyorum. Çok gülüyorum. Kendimle dalga geçmeyi
seviyorum. İnsanları gözlemlemeyi, dinlemeyi, bir insanın neden öyle davrandığını anlamaya
çalışmayı seviyorum. Seyahat etmenin bana verdiği en güzel şeylerden biri de insanların ve
hayatların ne kadar farklı olabileceğini görmek oldu. “Böyle yapılır” denilen şeylere karşı biraz
şüpheliyim. Çünkü dünyanın başka bir yerinde gayet güzel başka türlü yapıldığını mutlaka
görmüşümdür.
Bir de değişmeyi seviyorum. Fikrimi, evimi, saçımı, rotamı... Gerektiğinde hayatımı.
Ama bütün bu hareketin, merakın, seyahatin ve değişme isteğinin altında hayatımda çok daha
sessiz ve aslında hepsinden daha derinde duran bir yer var: tasavvuf.
Uzun yıllar içimde tarif edemediğim bir boşlukla yaşadım. Eğitim, iş hayatı, başarılar, aşklar,
evlilik... Hatta annelik. Hiçbiri o boşluğu doldurmadı. Bunu söylerken anneliği küçülttüğüm
düşünülmesin; tam tersine, kızım hayatımda bildiğim en büyük sevgilerden biri. Ama sonradan
anladım ki içimdeki o boşluk zaten bir insanın, bir başarının ya da dünyevi herhangi bir şeyin
doldurabileceği bir yer değilmiş.
Bunu Kâbe’yi ilk gördüğüm an anladım.
İlk kez gidenlerin gözlerini kapatıp, daha önce gitmiş birinin kolunda Kâbe’nin karşısına kadar
yürütüldüğü bir âdet vardı. Ben de gözlerim kapalı yürüdüm. Tam karşısına geldiğimizde “Aç”
dediler.
Gözlerimi açtım.
Birkaç saniye donup kaldığımı, sonra kendimi yerde bulduğumu hatırlıyorum. Önümdeki beyaz
mermerler gözyaşlarımla ıslanmıştı. Ne kadar süre orada kaldığımı bugün bile bilmiyorum.
Bir de gitmeden önce söylemişlerdi: “Kâbe’yi ilk gördüğünde hemen bir dilek tut.” Ben de
giderken kafamda elbette bir sürü dilek hazırlamıştım.
Gözlerimi açtığımda hiçbirini hatırlamadım.
Çünkü isteyecek bir şey kalmamıştı.
Yıllardır içimde taşıdığım, ne olduğunu bile bilmediğim o özlemin ne olduğunu sanki o anda
anladım. Hiç görmediğim, hiç tanımadığım halde özlediğim kişi Peygamber Efendimiz Hz.
Muhammed’di. İçimde yıllardır açık duran o yer ilk kez dolmuştu.
Kırk yaşımda hacca gittim. Sonrasında defalarca umre yaptım. Bir yılbaşını hiç unutmuyorum.
31 Aralık gecesi tam saat on ikide Kâbe’ye bütün bedenimle yaslanmıştım. Dünyanın başka
yerlerinde yeni bir yıl başlarken ben orada, ellerim ve bütün bedenim Kâbe’nin üzerindeyken
hayatımda hissettiğim en büyük mutluluklardan birini yaşıyordum.
Tasavvufla yolum 2007 yılında çok sevgili hocam Cemalnur Sargut’la kesişti. “Yolum kesişti”
diyorum ama insan bir süre sonra bazı karşılaşmaların aslında çok daha önce yazılmış olduğunu
düşünüyor.
O günden sonra tasavvuf benim için okuyup kapattığım kitaplardan ya da hayatımın bir
köşesinde duran manevi bir alandan ibaret olmadı. Anneliği de, çalışmayı da, sevmeyi de,
ayrılmayı da, seyahat etmeyi de, sokakta yürümeyi de İslam tasavvufunun terbiyesi içinde
yaşamaya çalışıyorum.
Hatta “çalışıyorum” kelimesi bile tam karşılamıyor. Bir süre sonra ayrı bir şey olmaktan çıkıyor.
Nefes almak gibi hayatın içine karışıyor.
Hocamdan öğrendiğim en kıymetli şeylerden biri belki de bir şey olmaya çalışırken “hiç”
olabilmek.
Tasavvufta duyduğum ve yıllardır aklımdan çıkmayan bir kıssa vardır. Ayrıntılarını her seferinde
aynı hatırlamayabilirim ama bende kalan özü şu: Bir adam çok sevdiği dostunu kaybettiği için
perişan halde ağlar. “Neden bu kadar ağlıyorsun?” diye sorulduğunda, “En sevdiğim dostumu
kaybettim. Ben ağlamayayım da kim ağlasın?” der.
Aldığı cevap şudur:
“Neden ölmeyecek bir dost edinmedin?”
Benim için orada cümle biter.
Belki bütün o seyahatlerin, merakın, değişikliklerin ve hızın ortasında benim değişmeyen
merkezim de burası.
Dışarıdan bakıldığında çok hareketli bir hayatım var. Ama içeride dönmeye çalıştığım yer hep
aynı.
Değişmeyen başka şeylerim de var tabii. Kızım. Deniz. Müzik. Merak. Sabah kahvesi. Ve
yıllardır bütün sağlık bilgime, doktor bir babanın ve doktor bir ağabeyin arasında büyümüş
olmama rağmen hâlâ günde doğru dürüst iki bardaktan fazla su içememem.
Bazı konularda dönüşüm zaman alıyor.
Dünyevi tarafını da merak edenler için; Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunuyum. Daha sonra Main Üniversitesi ile Marmara
Üniversitesi’nin ortak İngilizce İşletme İhtisas Programını tamamladım. Üsküdar Üniversitesi
Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü’nde Tasavvuf Kültürü ve Edebiyatı alanında yüksek lisans
yaptım. Bitirme projemi Sâmiha Ayverdi’nin Hancı romanındaki “Hasret” teması üzerine
hazırladım.
Hayatım boyunca satıştan gayrimenkule, girişimcilikten güzellik ve organizasyona kadar
birbirinden çok farklı alanlarda çalıştım. Gençliğimde Tokyo’da modellik yaptım, kendi rock
grubumun solistiydim. Elli küsur ülke, yüzlerce şehir gördüm.
Şimdi yazıyorum. İkinci romanım Işığın Düşü - Yasmin’i tamamladım. Polisiye, psikolojik
kurgu ve aşkın iç içe geçtiği, ilk kitabımdan bambaşka bir dünya. Bir yandan farklı dillerde şarkı
sözleri yazıyor, hikâye anlatıcılığını müzikle buluşturan projeler üzerinde çalışıyorum.
Ama bütün bunları yan yana yazınca bile bana hâlâ biraz CV gibi geliyor.
Ben galiba en çok hayatın daha görmediğim tarafını merak ediyorum.
Ve umarım bu hiç geçmez.













Yorumlar